moda, film, astroloji, rüya tabirleri, yaşam

Y Kuşağının Vahşi Kapitalizmle İmtihanı

0 125

Merhabalar sevgili Binkelam.com okurları. Ortadoğu ve Balkanların –şimdilik söz konusu bölgelerimizin bu gerçekten tam anlamıyla haberi olmasa da- en içten, en samimi sitesinin az yazan, fakat yazınca da bir kalemde yazan yazarı Nehir yine gönül telinizi sızlatan bir yazıyla karşınızda. Baştan söyleyeyim, bu yazı bilgi vermek ya da yol göstermekten ziyade iç dökme amacında olacak. Aralarda sizin de hayatınıza dokunan, bizzat deneyimlediğiniz ya da kendi çocuklarınız vasıtasıyla karşı karşıya kaldığınız durumlar olursa ne mutlu. Yazımızın temel odağı genel olarak 1980-2000 yılları arasında dünyaya gelen kişileri kapsayan Y Kuşağı kavramı ve benim de bizzat içinde bulunduğum bu kuşağın özellikleri ve sorunları olacak. “Daha 25 yaşında kız ne görmüş ki anlayacak, cık cık cık”larımız ve “Evet, genç hanım bu noktada gerçekten çok haklı”larımız hazırsa Y kuşağının vahşi kapitalizmle imtihanı hakkındaki tecrübelerimizi aktarmaya başlayalım.

En geniş tanımıyla günümüzde genç yetişkinlik çağını yaşayan ya da esas yetişkinliklerinin ortalarında olan 1980-2000 yılları arasında doğmuş insanları kapsayan Y kuşağının kendisini önceleyen X kuşağından (1950-80 yılları arasında doğan anne-babalarımız veya abla-abilerimiz) ayrılan pek çok yönü var. Bunların başında Y kuşağının globalleşme çağının tam ortasına doğmuş olması; yani gelenek, görenek, kültür, sanat, ekonomi, sosyal yaşam gibi pek çok alanda yerleşik geleneklerle dünyanın hemen her bölgesinden beslenen küresel kültürün birbirine karıştığı oksimoron bir durumun tam ortasına düşmüş olması geliyor. Hal böyle olunca eğitimlerini tamamlayıp iş hayatına yeni yeni girmeye çalışan gençlerin ve onların yarım kuşak üstü sayılabilecek 30-40 yaşları arasındaki yetişkinlerin içinde bulundukları çağın olumlu ve olumsuz yanlarını bir üst kuşağa aktarmaları zorlaşıyor. Çevremizde sık sık duyduğumuz ya da bizzat kullandığımız “Yeni nesil de iş beğenmiyor canım, hepsi pek tembel.” ve “Bu yeni nesil bomba gibi geliyor, bizim gençliğimizde nerede böyle teknoloji azizim” gibi cümlelerin sebebini de aslında bu durum oluşturuyor. Bu noktada yazının teorik kısmını noktalayıp özellikle kimi devlet büyüklerimiz tarafından da dillendirilen yeni neslin iş beğenmediği ve hatta tembel olduğu argümanına kişisel tecrübelerimden örnekler vererek değinmek istiyorum.

Kendi Deneyimim

Şahsım Türkiye’nin sayılı ve İstanbul’un en iyi devlet üniversitelerinden sayılan bir okulun İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden mezunum. Liseyi yaşadığım yerin en iyi Anadolu lisesinde bitirdim. Hem küçüklükten gelen bir yetenekten, hem de sonradan Boğaziçi Üniversitesi’nde okulun kendi hocaları tarafından verilen kurslara düzenli olarak devam etmiş olmamdan dolayı oldukça iyi düzeyde genel İngilizce ve ortanın üstü düzeyde iş İngilizcesi biliyorum.

Üniversiteye hem maddi ve manevi anlamda kendime, hem de insanlara hayırlı işler yapabilmek konusunda önümün açık olduğu sanrısıyla başladım. Okulda sendikal çalışmalar üzerine yoğunlaştıktan ve Türk-İş’in önde gelen sendikalarından birinde staj yaptıktan sonra eğitimimi 5 senede –aradaki 1 sene kimsenin hatası ya da eksikliği değil, yalnızca benim tasarrufumdur- tamamladım. Üniversiteden sonra pek çok arkadaşımın asgari ücretin bile altında ücretlerle özel sektörde penceresiz odalarda birer masaya “insan kaynakları asistanı” sıfatıyla sıkıştırıldıklarını gördüğümde zaten pek sevmediğim özel sektörden iyice soğudum ve yüksek lisans eğitimime başladım. Yanlış anlaşılmasın, özel sektöre emeklerini vererek bir kariyer yapmaya çalışan insanlarla hiçbir derdim yok. Herkesin durumu, yapısı, kişiliği, geçmişi, hedefleri, yapabilecekleri birbirinden farklıdır, bu tarz işler de bana göre değildi ve olamazlardı işte, bu kadar.

genç işsizliği

Üniversitenin ortasında ailemin evinden ayrıldığım ve kendi evime çıktığım için yüksek lisans aşamasında 23-24 yaşlarına gelmiş ve hala ailesinden harçlıktan fazlasını alan bir genç kadın konumundaydım. Biraz bu durumun baskısı ve utancı, biraz da sıkıntının etkisiyle düzenli bir maaşım, belli iş saatlerim ve iş güvencem olur ümidiyle KPSS sınavına hazırlanmak için 1 sene boyunca dershaneye gittim. Dershanenin son 3 ayında çalışmaya başladım, ancak bunun dışındaki ilk 6 ayda başımı dersten kaldırmadan çalıştığımı söyleyebilirim. Gelelim böyle bir karar verdikten ve memur olmak için adım attıktan sonra tutup bir iş bulmamın sebebine.

Çevremdeki insanlardan ve bilgi almak amacıyla takip ettiğim kimi internet sitelerinden duyduğum, okuduğum hikayeler benim bu sınava ve işe dair olan ümidimi kırabileceği kadar kırdı açıkçası. 6-7 senedir bu sınavlara hazırlananlar, oldukça yüksek puanlar alıp mülakatlarda elenerek hem ailelerine karşı mahcup olup hem de kendilerine olan güven ve inançlarını kaybedenler, artık söylentiden öte bir gelenek ve zorunluluk halini alan torpil meselesi, siyasi belirlenimler… Evet sevgili anne babalar, sizler hayatınız boyunca edindiğiniz ve hiç de küçümsemediğim bilgi ve deneyimlerinizle bunların moral bozmak için geçersiz bahaneler olduğunu öne sürebilirsiniz. Ancak hayata dair ümitleri ve hayalleri olan gencecik bir insanın bu kadar çeldirici ve adaletsizlikle karşı karşıya kalmasının onun iç dünyasında nasıl bir yıkıma sebep olduğunu hayal bile edemezsiniz.

İşte bu ve benzeri sebeplerden, ben de bu yılın başlarında hem çocukluk hayalim olan öğretmenliği deneyimlemek, hem artık aileme maddi anlamda hiç değilse daha az yük olmak ve kariyer sahibi olmaya ucundan kıyısından başlamak için Kadıköy’ün en lüks semtlerinden birinde seçilmiş küçük gruplara butik İngilizce kursları veren özel bir kurumda öğretmenlik yapmaya başladım. Başlangıçta farklı şehirlerden gelen, farklı yaşlarda ve meslek gruplarında olan öğrencilerimle geçen rüya gibi 2-3 ay yaşadım. Öğrencilerimin dışında çalıştığım kurumun yöneticileri de beni çok seviyor, adeta bir aile saadeti içinde yaşadığımızı sürekli vurguluyorlardı. Üstelik çalıştığım ilk 2 ayın sonunda ders başına ücret alan part time bir öğretmen olmaktan çıkıp düzenli bir maaşı, yemeği ve hakları olan bir öğretmen olmuştum.

Derken sıcak bir yaz günü çalıştığım ofiste servise, karşılamaya ve diğer işlere bakan kızlar tek tek işten çıkarıldılar. Benim maaşımın gecikmeye, önceden haber verilmeden keyfi oranlarda kesilmeye ve parça parça, rica minnet ödenmeye başlaması da aynı sürece denk gelir. Sonuçta öğretmenlik yapmak için girdiğim kurumda benden önce gelen misafirlere kapıyı açmam, ardından onları karşılamam, ardından çay-kahve servisi yapmam ve son olarak da sabahları ofis temizliğiyle ilgilenmem istendi, üstelik öğle yemeklerim kesilmişken ve ben halihazırda kurumun internet işleri, web sitesi tasarımları ve sosyal medya hesaplarıyla da ilgilenirken. Son gelinen durumda binbir hevesle girdiğim ve çok sevdiğim işimden bir an önce ayrılabilmenin, bu süreçte de yine ailemden mümkün olduğunca az destek alarak en azından kiramı ve faturalarımı karşılayabilmenin derdindeyim. Bunun yalnızca bir örnek olduğunu ve genelleme yapılamayacağını düşünüyorsanız; gelin tanık olduğum diğer durumlara da göz atalım.

y kuşağının sorunları

Arkadaşlar İnsana Çok Şey Öğretiyor

Yüksek lisansımı yaptığım sıralarda ev arkadaşlarım İstanbul’un en iyi Güzel Sanatlar fakültelerinin birinde seramik ve heykel bölümü okuyan bir kadın ve onun Türkiye’de okul yoluyla alınabilecek en iyi klasik gitar eğitimini almış, halen yüksek lisans eğitimini sürdürmekte olan nişanlısıydı. Her insanın arasında çıkabilecek ufak tefek anlaşmazlıklara rağmen bana hayatımın en güzel zamanlarından birini yaşatan bu iki insan sanat alanında oldukça iyi eğitimler aldıkları halde maalesef sanatlarını piyasaya, en azından onun en vahşi ve para odaklı olan kısmına satmak istememek gibi küçük bir “kusur”ları vardı.  Bu güzel çiftten kadın olanı “iş beğenmediği” (!) için 2 sene boyunca engelli bir çocuğun bakımını üstlendi ve ona bakıcılıktan çok ablalık yaptı, adı hepimizce bilindiği ve belediyeye bağlı olduğu halde maaşını her ay geciktiren ve onu sesini çıkarırsa içeride kalan parasını hiç alamayacağı ve bir daha aynı kurumda iş bulamayacağı konusunda tehdit eden bir kurumda çalıştı, her hafta sonu semt değil şehir değiştirerek ailesinin evine yakın bir yerde resim kursları verdi.

Çocuklarla arası çok iyi olan, onları çok seven ve çocukların da hemen ısındığı bu hanım kızımızın çok istediği öğretmenliği hakkaniyetli bir biçimde icra edebilmek için tek ihtiyacı olan şey formasyon denilen bir belgecik. Ancak yeni evlenmiş, henüz belini doğrultamamış ve girdiği hemen her işte, tabirimi mazur görün, abuk sabuk tiplerle cebelleşmek zorunda kalan kızımız maalesef şimdilik 2 bin lirayı bulan formasyon ücretini ödeyemiyor ve yana yakıla evine katkı yapabilmek için iş arayışlarına devam ediyor. Çiftimizin herkesin efendiliğiyle övdüğü erkek üyesi ise senelerce özel kurslarda hocalık yaparak ve özel dersler vererek çok sevdiği klasik gitarı çocuklara en iyi biçimde öğretmeye çalıştı, hala da çalışıyor. Kendisi çeşitli zamanlarda çeşitli gruplarda çeşitli yerlerde çaldıysa da mekanların kan emici politikaları nedeniyle bu işlerin hiç birinde kalıcı olamadı. Evet, bu örneğimizde de çok değer verdiğimiz çocuklarımıza faydalı olmak ve bir yandan da hayatlarını idame ettirmek isteyen güzel insanların başına iş beğenmemekten dolayı gelenleri gördük. Geçelim bir diğer örneğimize.

Finansal Ney ?!?!?

Aynı okulun aynı bölümünden mezun olduğum, tarih ve kültüre dair kimi konularda benden çok daha bilgili olan ve çok zeki olduğu konusunda tanıyan herkesin anlaştığı bir arkadaşım benim gibi KPSS’yi bir kere deneyip, benden daha ciddi biçimde çalıştığı halde başarılı olamayınca iş aramaya başladı ve nihayet geçtiğimiz ay Mecidiyeköy’de orta ölçekli bir holdingde kendine finansal danışman sıfatıyla iş buldu. Üniversite yıllarında çoğumuz ailelerimizden harçlık almakta bir beis görmezken gece gündüz demeksizin kafelerde, barlarda çalışarak harçlığını çıkaran arkadaşımız her gün İstanbul’un bir ucundaki –Başakşehir- evinden sabahın kim bilir kaçlarında kalkarak gittiği havalı ofisinde “finansal danışmanlık” adı altında lise mezunu bir yönetici tarafından “yetiştiriliyor” ve asgari ücret alıyor. Kendisinin durumunun işe henüz girmiş olmasından kaynaklandığını ve ileride eğitimine ve istihdam edildiği pozisyona uygun şartlara kavuşmasını diliyoruz.

y kuşağı

Biz Bir Aileyiz Canım

Bir arkadaşımın yakın arkadaşı olması sebebiyle tanıştığım dünyalar tatlısı, sosyoloji mezunu bir kız arkadaşımız Türkiye sosyetesinin en tanınmış ailelerinden birinin kızı için küratör olarak çalışıyor. Sanatla ve aynı zamanda mermer ticaretiyle pek bir içli dışlı olan bu aile İstanbul’da pek çok kültür-sanat etkinliğine ev sahipliği yapıyor, sergiler düzenliyor ve yayınlar çıkarıyor. Esas işi küratörlük olan arkadaşımız ise Nişantaşı-Osmanbey civarındaki oldukça havalı bir ofiste senelerdir bu aile için çalışıyor. “Küratör” isminin tanıdığı hoş tınıya aldanmamanızı şiddetle tavsiye ediyorum, çünkü bu kızımız da senelerdir asgari ücretin biraz üstünde olsa da bir türlü yılbaşlarında yükselmeyen ücretiyle küratörlükten dergi editörlüğüne, çevirmenlikten redaktörlüğe her işi yaptığı gibi sorumlu tutulduğu sergilerin salonlarından yiyecek içecek ikramlarına kadar her şeyiyle ilgileniyor ve çoğu gece 3 saat bile uyku uyuyamıyor. Üstelik kendisi artık imkanlarının bir nebze olsun düzeltilmesi, iş tanımının daha keskin biçimde yapılması için patronlarıyla görüştüğünde, henüz birkaç ay önce ona bir aile olduklarını söyleyen patronlarından “Canım biz sana zam yapamayız, bizim işler böyle her işi yapacaksın, işine gelirse, buradan çıkarsan da bu piyasada kolay kolay iş bulamazsın çünkü biz sana olumlu referans vermeyiz, ama dişini sıkıp üç kuruş paraya ne olduğu belirsiz bu işe katlanmaya devam edersen ilerde CV’nde çok hoş görünürüz.” diyorlar. Şunu çok eminim ki eğer bu arkadaşımız bir gün canına tak edip de işten ayrılırsa, şımarıklık yaparak gül gibi işinden ayrılmış tembel genç topluluğuna hemen dahil edilecektir. Ne mutlu.

mobbing

Sizlerle bunlara benzer en az 10 örnek daha paylaşabilirim. Okullarını birincilikle bitirip yöneticilerine en ufak bir öneri sundular diye azarlanan reklamcılar, şirket değil kişi avukatlığı yapmak istediği için avukatlık ofislerinde mobbinge uğrayanlar, oruç tutmadığı için binbir bahaneyle Ramazan günlerinde herkes evine gönderilirken gecenin 11-12’sine kadar çalıştırılanlar, üç kuruşluk düzenli devlet sigortasının doğru dürüst yatırılmasını talep ettiği için işten çıkarılanlar… Ancak yazı zaten haddinden uzun oldu, bu örnekler de başka bir zamana kalsın diyorum.

Gördüğünüz üzere sevgili anne babalar; her ne kadar siz çocuğunuz için en iyi şartları istemekte ve düşlemekte sonuna kadar haklı olsanız da bizim kuşağımızın eğitim, işe giriş, işte kalış ve işten çıkış-çıkarılış koşulları maalesef sizin zamanınızdaki şartlara hiç ama hiç benzemiyor. Sizler de elbette kendinize göre maddi ve manevi zorluklar yaşadınız, işinize tutunmak için dişinizi sıktığınız zamanlar oldu. Ancak bu ülkede üniversite bitirmiş gençlerin hemen hemen yarısının iş bulmakta güçlük çekmesi durumu bizim neslimize denk geldi. En temel işçilik maliyetlerinden biri olan devlet sigortasının artık pek az işletmece sağlanan bir ayrıcalık halini alması, asgari ücretin yeni başlayanlar için fiks ücret haline gelmesi, insanların “stajyer” sıfatıyla 6 ay-1 yıllık sürelerde köpek gibi çalıştırılıp staj süreleri bittiğinde yerlerine yine 6 ay-1 yıllık stajyerler alınması ve bu döngünün böylece sürüp gitmesi de öyle. Ben, ailemle iletişimim son derece iyi olduğu ve anlayışlı bir aileye sahip olduğum halde neden 2 bin liralardan başlayan maaşlarla “kurumsal” bir firmada işe giremediğimi kendi aileme anlatabilmekte hala zorluk çekiyorum.

Sizlerden ricam elbette çocuklarınız için kurduğunuz hayallerin kalibresini düşürmeniz ya da onlardan ümidi kesmeniz değil. Ancak lütfen sağdan soldan yapılan, herkesi aynı kefeye koyup var olan dev bir sistem sorununu yokmuş gibi gösteren ya da tek derdi suçu kendini saçları 25 yaşında dökülmeden geçindirebilmek olan gençlere atan açıklamaları okuduğunuz gibi biraz da gençleri dinlemeniz ve onların da kimi konularda haklı olabileceklerini her zaman aklınızın bir köşesinde tutmanız. Bizi kurtaracak olan hor görme ve çatışma değil; sevgi, anlayış ve sağlıklı iletişimdir. İyi günler dilerim.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.