moda, film, astroloji, rüya tabirleri, yaşam

Yakın Geleceğin Muhtemel Tehlikeleri: Antibiyotik Direnci

0 356

National Geoprachic dergisinin Eylül 2018 sayısındaki bir David Quammen yazısını ilgiyle okuduktan sonra ilk defa duymadığım, ama hiç araştırmadığım antibiyotik direnci sorunu hakkında yazmaya karar verdim. Bu, hakkında bilgi sahibi olmamız gereken bir konu bence. Şu anda masada oturuyorum, dergi solumda duruyor. Bu yazıyı Binkelam için özgünleştirmeye hazırım. Başlayayım madem:

Günümüzde,  post-antibiyotik çağına girdiğimizi düşünen birçok uzman var. Bu, şu anlama geliyor: Bundan sonra insanlar, daha önceleri antibiyotik kullanarak kolayca kontrol altına alınabilen bakteri formlarının sebep olduğu enfeksiyonlar yüzünden hastalanıp ölmeye başlayabilirler. Bakterilerin antibiyotiklere direnç göstermesi, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 21. yüzyılın en büyük tehditleri arasında yer alıyor.

Şimdi, sayın ziyaretçiler, yatay gen aktarımı diye bir şey var; bakterilerin böyle bir güç kazanmasının nedeni bu işte. Genler normalde ebeveynlerden çocuklara, çocuklardan onların çocuklarına….şeklinde aktarılıyor. (Dikey gen transferi) Ancak, bazı mikrobik canlılar yüzünden bu iş yatay transfere dönüşebiliyor. Bu, genlerin düzenli bir şekilde anne – babadan yavruya geçmesinden farklı olarak kişiden kişiye veya türden türe aktarılabilmesi anlamına geliyor. Böylece, bir bakteri türü, sahip olduğu özellikleri, diyelim ki antibiyotik direnci özelliğini sadece kendi türündeki bakterilere değil, başka türdeki bakterilere de aktarabiliyor.

Japonlar 2. Dünya Savaşı sonrasında, basilli dizanteri vakalarının artmaya başlaması üzerine bu konuda çalışmaya başladılar. Hastalığın temel nedeni “Shigella” cinsi bakterilerin sebep olduğu bir enfeksiyondu ve tedavi için sülfa ilaçları tercih ediliyordu. Fakat zamanla bu ilaçlar bu bakterileri etkilememeye başladı. Bunun üzerine streptomisin ve tetrasiklin gibi daha yeni antibiyotiklere geçtiler.

Fakat, 1953 yılında, Shigella türleri bu 2 antibiyotiğe karşı da bir direnç geliştirdi. Ama söz konusu antibiyotiklerin hepsine karşı dirençli değildiler, birinden olmazsa öbüründen etkileniyorlardı. 1955’de Hong Kong seyahatinden Japonya’ya dizanteri olmuş vaziyette dönen bir kadını tedavi etmeye çalışırken bu durumun da değiştiğini fark ettiler. Kadının dışkısında tespit edilen Shigella türü sülfa ilaçlarına da, streptomisin, kloramfenikol ve tetrasikline de direnç gösteriyordu.

Bir süre sonra daha da beter bir şeyi fark ettiler: Dirençli Shigella bakterisi taşıyan hastalardan alınan bazı Escherichia coli kültürlerinin de aynı ilaçlara dirençli olduğunu. Yani, Shigella’nın direnç özelliği sadece kendi çoluk çocuğuna değil, alakasız birtakım organizmalara da geçmişti. Araştırmalar, direnç grubu genlerinin, insan bağırsağında bulunan mikroorganizmaların büyük bir kısmını oluşturan kalabalık bakteri ailesinin üyeleri arasında ciddi bir transfer olayı yaşandığını gösterdi. Antibiyotik direnci özelliği, neredeyse her bir grupta yer alan diğer türlere, hatta bir cinsten bir başka cinse aktarılabiliyordu.

Peki, pervasızca oradan oraya geçen bu gen grubu tam olarak neydi acaba? Profesör Tsutomu Watanabe ve meslektaşı Toshio Fukasawa’nın bu konuda şöyle bir varsayımları vardı: Bu bir epizom idi, yani bakteri hücresi içinde serbest takılan, hücre kromozomundan bağımsız, kopyalanan bir genetik öge. Yaşam normal seyrinde ilerlerken ihtiyaç duymadığımız bir şeydi kendisi, ancak acil durumlarda lazım olabilecek özellikleri kodlayabiliyordu.

Watanabe, 1963 yılında, Fukasawa’yla beraber daha önce üstünde çalıştıkları şeyi bir makaleyle bilim dünyasına ilan etti: Çoklu antibiyotik direnci, yani bir bakteri türünün 1’den fazla antibiyotiğe karşı direnç göstermesi özelliği bir epizom üzerine kodlanmıştı. Epizom sözcüğünün yerini daha sonra aynı anlama gelen plazmid sözcüğü aldı. Böylece, E. coli gibi tehlikeli olmayan bir bakterinin, çoklu antibiyotik direnci taşıyan genleri kendi türünden başka bir türe, Shigella dysenteriae gibi tehlikeli bir bakteri türüne nasıl transfer edebildiği açıklanmış oluyordu. Artık bilim insanları plazmidleri bu transferde rol oynayan önemli bir mekanizma olarak kabul ediyorlar.

2 yıl kadar önce, bir grup Çinli bilim insanı, bir domuzdan izole edilen E.coli türünü gözlemlerken mcr-1 ismini verdikleri bir gen tespit ettiler. Bu iç karartıcı bir gelişme idi, zira buldukları genin kolistin direnci sağlama özelliği vardı. (Kolistin nedir diye soracak olursanız kendisi, insan sağlığı açısından hayati bir önem taşıdığı ilan edilen bir son çare antibiyotiği oluyor.) Bu yetmiyormuş gibi, mcr-1 bir plazmid üzerinde hareket ediyordu, yani yatay gen transferi ile bir bakteri türünden diğerine kolay ve hızlı bir şekilde geçebiliyordu.

Çinlilerin bu açıklamalarını başka bilim insanlarının benzer açıklamaları takip etti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanların ve hayvanların bünyesinde de bu genin bulunduğu görülmüştü. Bu durum kolistinin, yakın gelecekte 1’den fazla ilaca direnç gösteren bakteri çeşitlerinin birçoğu üzerinde etkili olamayabileceği anlamına geliyordu.

Bakteri – Antibiyotik Savaşları

*1928’de bulunan penisilin 1940’lardan 1955’e kadar çeşitli stafilokok (Çoğu zararsız 31 türü olan, insanlarda ve hayvanlarda irin yapan enfeksiyonlara veya kan zehirlenmesine yol açabilen bir bakteri cinsi) türlerine karşı etkili bir silah olarak tıbbi amaçlarla kullanıldı. Fakat 1955’de, dünyanın farklı yerlerinde, özellikle de hastanelerde penisilinden etkilenmeyen stafilokok türleri görüldü.

*1959’da ortaya çıkan metisilin, özellikle penisiline direnç gösteren bir bakteri türü olan Staphy-locossus aureus üzerindeki etkisiyle umut vaat etmişti. Ama 1972’de ABD, İngiltere, Hindistan, Vietnam, Polonya ve Etiyopya’da bu bakterinin metisiline direnç gösteren türleri görüldü.

*Vankomisin, adını İngilizce’de “Alt etmek” anlamına gelen “Vanquish” kelimesinden almıştı, zira daha önceki ilaçlara direnç gösteren bakteriler üzerinde bile etkiliydi. Fakat 1980’lerin sonlarında durum değişmeye başladı. Bu sıralarda entorocossus bakterisinde Vankomisin direnci görüldü. Sonraki 10 yılda bu direnç geninin farklı cinslerdeki stafilokoklara da aktarıldığı tespit edildi. 1996 yılında Japonya’da vankomisine dirençli stafilokok enfeksiyonları gözlendi. 2000’lerin ilk yıllarında aynı duruma Amerika’da da rastlandı.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

ankara escort porno izle porno sikiş izle konulu porno konulu porno kardeş porno malatya escort elazığ escort izmir escort erzurum escort escort erzurum